Âl-i İmrân Suresi’nde Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten alıkoyan bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Âl-i İmrân, 104)
Peki, nerede bizi hayra çağıran o güzel insanlar?
Nerede yanlışlarımızı yüzümüze söylemekten çekinmeyen, bizi hakikate davet eden, düştüğümüzde elimizden tutan, iyiliğimiz için çabalayan insanlar?
Onları küstürdük mü? Söyledikleri hakikatler nefislerimize ağır mı geldi? Uyarılmak zorumuza mı gitti? Yoksa nefsimizin hoşuna gitmeyen sözlere kulaklarımızı mı kapattık?
Bazen insan, kendisine güzel sözler söyleyenleri sever de yanlışlarını hatırlatanlardan uzaklaşır. Övülmek hoşuna gider, fakat eleştirilmeye tahammül edemez. Kendi doğrularıyla yüzleşmek yerine, kendisini uyaran insanları hayatından çıkarmayı tercih eder.
Oysa her uyarı bir düşmanlık, her nasihat bir kırgınlık sebebi değildir. Bazen insanın hoşuna gitmeyen bir söz, onu büyük bir yanlıştan kurtarabilir. Bazen ağırımıza giden bir hakikat, kendimize gelmemize vesile olabilir.
Asıl mesele, kimin söylediğinden önce, söylenenin hak olup olmadığına bakabilmektir.
Hayra çağıran insanlar, çoğu zaman alkışlanmaz. Çünkü onlar her zaman duymak istediklerimizi söylemezler. Yanlışlarımızı hatırlatır, gafletimizi sorgulatır, vicdanımızı harekete geçirirler. Bazen bir sözleriyle huzurumuzu kaçırırlar; ama belki de o huzursuzluk, değişmemiz gereken bir şeylerin işaretidir.
Peki, biz ne yaptık?
Bizi hayra davet edenleri dinlemek yerine susturduysak, nasihatlerini dikkate almak yerine onlardan uzaklaştıysak, hakikati söyleyenleri kırıp döktüysek bugün bunun muhasebesini yapmamız gerekmez mi?
Belki de asıl kaybımız, bizi uyaran insanların hayatımızdan çıkmasıdır. Çünkü insan, kendisini sürekli haklı bulanların arasında yanlışlarını göremez. Herkes sustuğunda, yanlışlar da sessizce büyür. Bir zamanlar bizi uyaran sesler kesildiğinde, insan kendi nefsinin sesini hakikatin sesi zannetmeye başlayabilir.
Unutmayalım ki iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, müminlerin birbirlerine karşı önemli sorumluluklarından biridir. Bu sorumluluk, kırmadan, incitmeden, hikmetle ve güzel bir üslupla yerine getirilmelidir. Nasihat eden de nasihat alan da önce kendi nefsini hesaba çekmelidir.
Elbette her eleştiri hakikat değildir, her uyarı da doğru bir üslupla yapılmayabilir. Ancak bir sözün üslubundan dolayı içindeki hakikati bütünüyle reddetmek de bizi büyük bir yanılgıya düşürebilir.
Öyleyse kendimize şu soruları soralım:
Bizi hayra çağıran insanlara gereken değeri verdik mi?
Yanlışlarımızı söyleyenleri düşman mı bildik?
Nefsimizi inciten hakikatlerden kaçarken kendimize ne kadar zarar verdiğimizi düşündük mü?
Ve en önemlisi, bizi uyaran insanların artık konuşmamasını bir kazanç mı sandık, yoksa bir kayıp mı?
Belki de bugün hep birlikte durup düşünmemiz gereken mesele tam olarak budur. Hayra çağıranları kaybettiğimizde, bizi yanlıştan döndürecek sesleri de kaybetmiş olmaz mıyız?
Çünkü bazen insanın en büyük kaybı, kendisine yanlış yaptığını söyleyen birinin kalmamasıdır.
Rabbim bizleri hakkı söylemekten korkmayan, hakkı duyduğunda kibirlenmeden kabul eden, nasihate kulak veren ve birbirini hayra davet etmekten vazgeçmeyen kullarından eylesin. Bizi nefsimizin esiri olmaktan korusun; hakikati görmeyi, anlamayı ve onun gereğini yerine getirmeyi nasip etsin. Âmin.