İsrail’de seçimlere katılımın %77,7’ye ulaşarak 1999’dan bu yana en yüksek seviyeye çıkması, Arap seçmenler arasındaki katılımın ise yaklaşık %80 ile rekor kırması, ülkenin siyasi tablosu açısından dikkat çekici bir gelişmedir. Abnaa al-Balad hareketinin boykot çağrısının bu kez karşılık bulmaması da seçmenlerin önemli bir bölümünün mevcut siyasi koşullara sandık yoluyla müdahale etmeyi tercih ettiğini göstermektedir.
Ancak yüksek seçim katılımı, tek başına siyasi bir değişimin habercisi değildir. Asıl mesele, sandığa yansıyan bu ilginin Filistin sorunu karşısında nasıl bir siyasi irade ortaya çıkardığıdır. Seçim sonuçları üzerinden yapılan değerlendirme, bu noktada oldukça sınırlı bir muhalefete işaret etmektedir.
Sandığa katılım yüksek, Filistin konusunda siyasi karşılık sınırlı
İki devletli çözümü destekleyen, Gazze’deki savaş politikalarına karşı çıkan ve Batı Şeria’daki işgal ile yerleşimlerin genişletilmesini eleştiren partilerin toplam temsilinin, kısmi tutumlar da hesaba katıldığında, 120 sandalyeli parlamentoda yaklaşık 25 sandalyeyle sınırlı kaldığı belirtilmektedir. Bu sayı, parlamentonun yaklaşık beşte birine karşılık gelmektedir.
Söz konusu üç meselede de açık ve ilkesel bir tutum sergilediği ifade edilen Arapların Ortak Liste’sinin oy oranının %9,2 düzeyinde kalması ise ayrıca değerlendirilmelidir. Bu tablo, Filistin meselesinde kapsamlı bir siyasi değişim talebinin İsrail siyasetinde ne ölçüde karşılık bulabildiği sorusunu gündeme getirmektedir.
Bununla birlikte, partilerin tutumlarını yalnızca seçim sonuçları üzerinden sınıflandırmak yeterli değildir. İki devletli çözümü desteklemek, Gazze’deki askerî operasyonlara karşı çıkmak ve Batı Şeria’daki işgal politikalarını reddetmek, birbiriyle bağlantılı olsa da farklı siyasi tutumları ifade eder. Bu nedenle sandalye dağılımının yanı sıra partilerin programlarının ve somut siyasi eylemlerinin de incelenmesi gerekir.
Netanyahu karşıtlığı, Filistinlilerin yaşadığı acılara karşı çıkmak anlamına mı geliyor?
İsrail’de Başbakan Binyamin Netanyahu’ya karşı oluşan muhalefetin önemli bir bölümü, hükümeti güvenlik zafiyetleri, 7 Ekim saldırılarının önlenememesi ve rehinelerin durumuyla ilgili politikalar üzerinden eleştirmektedir. Bu eleştiriler, hükümetin sorumluluğu bakımından önemli olmakla birlikte, Filistinlilerin maruz kaldığı yıkım, sivil kayıplar, zorla yerinden edilme ve temel hak ihlalleri konusunda aynı ölçüde güçlü bir siyasi itirazın varlığını kendiliğinden göstermemektedir.
Burada temel bir ayrım ortaya çıkmaktadır: Bir hükümete karşı olmak ile o hükümetin uyguladığı politikaların dayandığı temel yaklaşımı reddetmek aynı şey değildir.
Netanyahu’nun yönetim anlayışına, güvenlik politikalarına veya rehineler konusundaki tutumuna karşı çıkan bir siyasi hareket, Filistinlilerin haklarını savunmak ya da işgalin sona ermesini talep etmek zorunda değildir. Dolayısıyla İsrail’de iktidar değişikliği yaşanması, Gazze ve Batı Şeria’ya yönelik politikaların mutlaka köklü biçimde değişeceği anlamına gelmez.
Asıl belirleyici olan, muhalefetin yalnızca mevcut hükümetin yöntemlerini mi eleştirdiği, yoksa işgalin sürdürülmesi, yerleşimlerin genişletilmesi ve Filistinlilerin siyasi haklarının kısıtlanması gibi daha yapısal meseleleri de sorgulayıp sorgulamadığıdır.
Seçime katılmayanların tutumu ne söylüyor?
Seçimlere katılmayan %22,3’lük kesim de değerlendirmeye dâhil edilmelidir. Sandığa gitmeyen seçmenlerin hangi gerekçelerle bu kararı aldığı bilinmeden, bu kesimin siyasi tutumları hakkında kesin bir sonuca varılamaz. Boykot, siyasi ilgisizlik, mevcut seçeneklerden memnuniyetsizlik veya başka nedenler birbirinden farklı anlamlar taşıyabilir.
Benzer biçimde, seçim sonuçlarından hareketle Yahudi ve Dürzi seçmenlerin tamamının ya da büyük çoğunluğunun işgal ve şiddet politikalarını onayladığını kesin biçimde ileri sürmek de mümkün değildir. Bununla birlikte, söz konusu politikalara karşı çıkan siyasi seçeneklerin parlamentodaki temsilinin sınırlı kalması, bu politikalara karşı güçlü ve belirleyici bir siyasi çoğunluğun ortaya çıkmadığını düşündürmektedir.
Burada önemli olan, seçmenlerin tamamına tek bir siyasi tutum atfetmek değil; seçimlerin ortaya çıkardığı temsil tablosunu ve bu tablonun hangi politikaların sürdürülmesine imkân verdiğini sorgulamaktır.
Sonuç: İktidar değişikliği mi, politikaların değişimi mi?
İsrail’de seçimlere katılımın yükselmesi, demokratik temsil ve siyasi katılım açısından önemli bir gelişme olabilir. Ancak sandığa daha fazla seçmenin gitmesi, Filistin meselesinde daha adil veya daha barışçıl bir siyasi yönelimin güçlendiğini tek başına kanıtlamaz.
Eğer hükümete yönelik eleştiriler ağırlıklı olarak güvenlik başarısızlıkları ve rehineler etrafında şekilleniyor, işgalin sona erdirilmesi ve Filistinlilerin eşit haklarının tanınması ise siyasi gündemin sınırlı bir bölümünü oluşturuyorsa, iktidar değişikliği temel politikaların değişmesini garanti etmez.
Bu nedenle İsrail siyasetini değerlendirirken yalnızca kimin kazanacağına değil, hangi politikaların sorgulandığına ve hangi taleplerin parlamentoda gerçek bir karşılık bulduğuna bakmak gerekir.
Çünkü asıl mesele yalnızca Netanyahu’nun iktidarda kalıp kalmaması değildir. Asıl mesele, İsrail siyasetinin Filistinlilerin yaşadığı acıları, işgali ve savaşın sonuçlarını gerçek bir siyasi hesaplaşmanın konusu hâline getirip getirmeyeceğidir.