Paylaş

GAZZE MEKTEBİ

ÜMMETİN MASKESİNİ DÜŞÜREN DİRENİŞİKİ MİLYARLIK İSLAM ALEMİNİN İTİRAFI VE GAZZE’NİN UYANDIRIŞ HAREKETİ Bugün dünya, sayısal çokluğun stratejik bir güç ifade…

ÜMMETİN MASKESİNİ DÜŞÜREN DİRENİŞ
İKİ MİLYARLIK İSLAM ALEMİNİN İTİRAFI VE GAZZE’NİN UYANDIRIŞ HAREKETİ

Bugün dünya, sayısal çokluğun stratejik bir güç ifade etmediği, niceliğin nitelik karşısında eridiği tarihi bir kırılma anına tanıklık etmektedir. İki milyar Müslüman olarak, yeryüzündeki insanların kalplerine dokunacak manevi akisleri ve küresel adalet rüzgarlarını estirmekte yetersiz kaldığımız apaçık bir gerçektir. Ancak coğrafi olarak abluka altında, insani olarak ise en ağır imtihanlarla sınanan Gazze topraklarında, evladını şehit vermiş bir annenin metanetle yükselen "Elhamdülillah, Allah bana şehit annesi olmayı nasip etti" nidası, yeryüzündeki ölü ruhları yeniden diriltmiştir. Bu duruş, sadece bir teslimiyet beyanı değil; iki milyarlık İslam aleminin, sekiz milyonluk bir topluluğun mukaddesatımıza, namusumuza ve canlarımıza yönelik tasallutunu (saldırısını) zillet içerisinde izlemesine karşı tokat gibi çarpan küresel bir ihtardır.

Müslüman toplulukların karşı karşıya kaldığı temel kriz, Allah’ın vaatlerine kalben iman etmekle birlikte, bu vaatlerin hayatın pratik alanındaki tezahürlerine tam manasıyla güvenememektir. Yaşanan bu güven ve irade problemi, ümmeti etkisiz, tepkisiz ve uyuşuk bir konuma sürüklemektedir. Halbuki Gazze, tüm dünyaya İslam'ın kuramsal bir söylemden ibaret olmadığını, bilakis hayatın tam merkezinde yaşayan ve yaşatan bir nizam olduğunu fiilen göstermektedir. Öyle ki İslam dünyasının kurumsal tebliğ mekanizmalarıyla, kürsüleriyle ve akademik kadrolarıyla ulaşamadığı Batı dünyasındaki kalplere, bugün Gazze halkının iman kalitesi ulaşmaktadır. Dünyanın her yerinde kitleler halinde İslam’a koşmakta; küresel vicdan, GAZZE MEKTEBİNDE yeniden şekillenmektedir.

SİYONİST STRATEJİLERİN İFLASI VE ALGI DUVARLARININ YIKILIŞI

7 Ekim Aksa Tufanı operasyonu, askeri bir hamlenin ötesinde ümmetin üç yüz yıllık mazlumiyet ve mahcubiyet biraz da inandırılmış mecburiyet uykusunu ve yenilmişlik hissiyatını bitiren tarihsel bir milattır. Bu süreçte yetmiş beş binden fazla insanımız (kadın, çocuk, yaşlı, demeden kundaklardaki bebekler de dahil olmak üzere) şehit verilmiş, ağır bedeller ödenmiştir. Ancak askeri ve sosyolojik mücadeleler, sadece verilen zayiat üzerinden değil, tarafların başlangıçtaki stratejik hedeflerine ne ölçüde ulaştığı üzerinden değerlendirilir. Sürecin başında, "Ateşkes yapmayacağız, karşımızda insan değil hayvanlar var, Hamas'ı tamamen bitireceğiz" iddiasıyla yola çıkan küresel güç destekli Siyonist irade, nihayetinde yok etmeyi hedeflediği direniş hareketinin siyasi temsilcileriyle aynı masaya oturmak zorunda kalmıştır. Bu durum, taarruz gücünün stratejik olarak başarısızlığa uğradığının en somut kanıtıdır.

Aksa Tufanı, eş zamanlı olarak üç küresel planı ve İsrail’in varoluşsal iki temel devlet politikasını yerle bir etmiştir: 1-Siyonist akıl, 2024-2025 yıllarını "Süleyman Mabedinin yeniden inşa edilmesi yılı" ilan ederek Mescid-i Aksa’yı tamamen ortadan kaldırmayı hedefliyordu. Yapılan operasyon, mukaddesatımıza yönelik bu nihai saldırıyı durdurmuştur. 2-"İbrahim Anlaşmaları"adı altında İslam Dünyasının işgal rejimiyle yürüttüğü normalleşme adımları ve bölge siyasetini Müslümanların aleyhine dizayn etme girişimleri bu süreçle birlikte bloke edilmiştir. 3-Lübnan ve Gazze ekseninde Müslüman Lider Kadrolarına yönelik planlanan büyük suikast dalgası İsrail’e ağır bir önleyici darbe olarak geri dönmüştür.

Bunun da ötesinde, İsrail devletinin kurulduğu günden beri inşa etmeye çalıştığı en büyük argüman, "Dünyadaki tüm Yahudiler için en güvenli yerin İsrail olduğu" iddiasıydı. Aksa Tufanı ile bu tez tamamen çökmüş; tam tersine, o günden bu yana bir milyondan fazla yerleşimci Yahudi, bir daha dönmemek üzere bu toprakları terk ederek göç etmiştir. Yıkılan ikinci büyük dogma ise İslam dünyasının zihnine adeta kazınan ve bazı eski yerli siyasetçilerin dahi "Ne gücü var ki, İsrail sinek gibi ezer geçer" diyerek beslediği "İsrail'in yenilmezliği"algısıdır. Teknolojik ve askeri olarak dünyanın en güçlü ordularından biri kabul edilen bu yapı, direniş karşısında askeri ve lojistik olarak acziyet içerisine düşmüş; yenilmezlik efsanesi bir paçavra gibi yırtılmıştır.

DÜŞMANIN DURUMUNDAN ALINMASI GEREKEN DERSLER: TEOLOJİK BAKIŞ VE BİRLİK

Peygamberimiz (s.a.s), Huneyn Savaşı örneğinde bizlere düşmanın psikolojik ve operasyonel durumundan ders çıkarılabileceğini bizzat göstermiştir. İslam ordusunun sayısal üstünlüğe dayanarak kapıldığı rehavet ve aşırı özgüven karşısında düşmanın gösterdiği kararlılık üzerine Efendimiz (s.a.v.), sahabeyi toplayarak tarihi uyarısını yapmıştır: "Karşınızdakilere ebedi cehennem vaadedilmişken onlar böyle ciddi bir şekilde savaşıyor da, size ebedi cennet vaadedilmişken siz neden böyle bir gevşeklik içerisindesiniz?"

Siyonist akıl, meseleye basit bir seküler siyaset ya da uluslararası ilişkiler perspektifinden bakmamaktadır; onlar süreci tamamen kendi inançları çerçevesinde teolojik olarak ele almaktadır. Siyasi aktörlerinin açıkça "Tanrı bize görev verdi, Yeşaya'nın kehanetini gerçekleştireceğiz, vadedilmiş toprakların vaadini yerine getireceğiz" şeklindeki açıklamaları, sapkın da olsa dini bir motivasyona dayandıklarını gösterir. Müslüman yönetimlerin ve bireylerin en büyük hatası ise bu teolojik saldırıyı sadece Birleşmiş Milletler koridorlarında, diplomatik kınama metinlerinde ya da salon toplantılarında çözmeye çalışmasıdır. Karşımızdaki yapı dini bir motivasyonla hareket ediyorsa, Müslümanlar da meseleye Allah’ın emrettiği cihad bilinciyle yaklaşmalıdır. Salonlarda milyonlarca kez lafla tepki göstermek işgali durdurmamakta; ancak fiili icraat, ekonomik boykot, ticari ilişkilerin tamamen kesilmesi ve adalet eksenli müdahale zalimi sarsmaktadır. Cenab-ı Hakk’ın, halkı zalim olan şehirlerdeki mazlum kadınlar, erkekler ve çocuklar uğrunda fiili mücadeleyi emreden ayet-i kerimesine riayet edilmeden, konfor alanlarını terk etmeden bu krizin çözülmesi mümkün değildir. (Nisa 75)

İkinci büyük ders ise "Kimlik İnşası ve Birlik" algısıdır. Siyonist Kongre, 1897 yılındaki kuruluşundan itibaren dünya üzerindeki tüm unsurlarını ortak bir ideal etrafında birleştirmeyi başarmış; küresel sermaye, siyasi güç ve lojistik desteği tek merkezde toplamıştır. Batıl olan davaları için bu derece kenetlenebilen bir yapıya karşı Müslümanlar, Allah’ın açık bir emri olan Müslüman kimliği altında İttihad-ı İslam’ı (İslam Birliği) kuramadıkları sürece küresel emperyalizm karşısında parça parça ezilmeye mahkumdurlar. Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’in İslam Deklarasyonu’nda belirttiği gibi; "İttihad-ı İslam, bir Müslümanın hayatındaki yegâne gerçeklik olmalıdır." Küçük iç ihtilafları, mezhebi ve ideolojik ayrışmaları bahane ederek dağınık kalan bir İslam alemi, bugün Gazze’nin, yarın Beyrut’un, diğer gün Şam ve Bağdat’ın düşüşünü seyretmekten kurtulamayacaktır.

TESLİMİYET, LİDERLİK VE KADININ ROLÜ

Gazze, konforlu bir Müslümanlık anlayışıyla kendisini dinin has kulu zanneden modern İslam toplumlarının maskesini düşürmüştür. Bize, Allah’a inanan fakat O’nun kelamındaki mutlak zafer vaatlerine tam manasıyla itimat etmeyen konforperest halimizi göstermiştir. Gazze halkının en ağır bombardımanlar altında dahi dilinden düşürmediği "Hasbünallahü ve ni'mel vekil" (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir) beyanı, asr-ı saadet sahabe imanının günümüzdeki pratik yansımasıdır. Bizler ekonomik endişelerle, ticari kaygılarla ve dünya hayatının süsleriyle konfora alışmışken; Gazze halkı bedeli ödenmeyen bir cennet iddiasının olamayacağını tüm dünyaya kanıtlamaktadır.

Bu okulun en büyük öğretmenleri, davalarına adanmış liderler ve mücahid kadınlardır. Şehadet mertebesine ulaşan Yahya Sinvar’ın, "Bir deve gibi yatağımda ölmekten korkuyorum. Düşmanın bana yapacağı en büyük iyilik beni şehit etmektir" duruşu ile felçli yatağından Apache füzelerine meydan okuyan Şeyh Ahmed Yasin’in adanmışlığı, Şehit İsmail Heniye’nin “"Çocuklarımın ve torunlarımın kanı, Filistin halkının diğer evlatlarının kanından daha değerli değildir." imanı bu mektebin liderlik kodlarını oluşturmaktadır. Düşmanın küresel çapta bir propaganda hatasıyla tüm dünyaya izlettiği o son direniş anı, Sinvar’ı Hristiyanların ve ateistlerin gözünde bile "gerçek bir hayat kahramanı" konumuna yükseltmiştir. Çünkü Allah için her şeyi feda etmeyi göze alanları, Allah hem kendi katında hem de insanlığın vicdanında aziz kılmaktadır.

Bu muazzam direnişin sosyolojik omurgasını ise şüphesiz Gazze’nin kadınları oluşturmaktadır. Evladını toprağa verirken ağlamak yerine "Bugün benim bayramımdır" diyebilen, cepheye uğurladığı oğlunun yüzündeki örtüyü açıp "Ben seni korkak olasın diye değil, kahraman ve şehit olasın diye doğurdum" diyen anneler, bu mücadelenin gerçek mimarlarıdır. Buradan çıkarılması gereken en esaslı ders; “ümmetin yeniden ayağa kalkabilmesi için kadınlarımızın, çocuklarımızın ve neslimizin saygın, bilinçli, bilgili ve şuurlu birer mücahid ve mücahide olarak yetişmesi zorunluluğudur. Fıtri olarak bu manevi ruhu nesillerin kalbine üfleyecek olan yegâne güç annedir.”

ÜTOPYA DEĞİL HAKİKAT

Modern Müslüman zihni, uzun süredir "Sahabe hayatı ulaşılamaz bir yıldızdır, o dönem kapandı, bu devirde onlar gibi yaşanmaz" diyerek kendi acziyetine entelektüel kılıflar aramaktaydı. Gazze, sahabe hayatının ve asr-ı saadet adanmışlığının modern çağda bir hayal olmadığını tüm insanlığa ispat etmiştir. Savaşın tam ortasında acı çekerken dahi tek endişesi "Resulullah nerede, O iyiyse gerisi benim için kolaydır" diyen Sümeyra Bint Kays’ın imanı, bugün Gazze sokaklarında ete kemiğe bürünmüştür.

VE LİYAKAT

Gazze Mektebinin ve iman gerçeklerinin ışığında okurlarıma bir soru sormak istiyorum: Acaba bizler yaşadığımız hayatlarımız ile Gazze’ye yardım edebilmeyi, onu Siyonizm’in baskısından kurtarabilmeyi hak edebiliyor muyuz? Allah bize neden Gazze’nin Kudüs’ün ve diğer İslam beldelerinin kurtuluşunu nasip eylesin. Türkiye’deki seküler şehirlerimiz gibi yapalım diye mi? Gazze’yi Sahil şehirlerimiz gibi turizm denilen zamane tağutuna peşkeş çekmek için mi? Biz Gazze’ye layık olmadığımız için olsa gerek Allah bize Siyonizm’e karşı birlikte hareket etmeyi ve gazayı ve zaferi nasip etmiyor.

Velhasıl kelam Bizler Rahmetli Aliya’nın dediği yerdeyiz: "Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir" Biz kaybettik GAZZE KAZANDI.

Yorum Yap

* Güvenlik gereği ip adresiniz saklanmaktadır. 3. şahıslara kesinlikle paylaşılmamaktadır.