Daha birkaç yıl önce Karabağ'da 30 yıllık esareti "Allah-u Ekber" nidalarıyla bitiren ve şehitlerin kanıyla tarihin en şanlı kardeşlik destanını yazan bir millet, nasıl oldu da bir sabah kendi başkentinde, Türkiye’nin yıllar önce geride bıraktığı 28 Şubat zihniyetiyle karşı karşıya kaldı? Bakü’deki 84 Numaralı Okulun önünde duran küçük bir kız çocuğu, kameralara gözyaşları içinde değil, çelik gibi bir iradeyle haykırıyor: "Başörtümü açmayacağım, eğitimimi de alacağım!" O okulun koridorlarında, vatan için uzvunu feda etmiş Karabağ gazisi bir babanın isyanı yankılanıyor: "Ermeni’ye var da başörtülüye yok mu? Kızımı okuldan atacaklarsa ben o uzvumu neden feda ettim?"
"İRAN ETKİSİ" İDDİASI VE ÇELİŞKİLER
Resmî makamlar bu kararın "İran’ın siyasi etkisini kırmak" amacıyla alındığını ileri sürüyor. Peki, Tahran’ın siyasi etki ajanlarıyla mücadele etmek, Bakü'deki bir Türk kızının başörtüsünü okul kapısında zorla açtırmakla mı olur? Yoksa perde arkasında Kafkasya’yı yeniden dizayn etmek isteyen küresel istihbarat odaklarının ve 70 yıllık Sovyet ateizminin kalıntılarının, iki ülke arasındaki kardeşliğe sıktığı zehirli bir kurşun mu var?
Azerbaycan'ın Kuba bölgesindeki Musevi okullarında, çocuklar kipalarıyla derslere girip inançlarını özgürce yaşarken, İslam’ın emrine devlet okulunun kapısını kapatan bu karanlık akıl kime hizmet etmektedir?
BAKÜ- TAHRAN ARASINDAKİ GERÇEK SOĞUK SAVAŞ
Uluslararası jeopolitikte Azerbaycan ile İran arasında derin bir kriz olduğu bir gerçektir ve istihbarat raporları da iki ülke arasında net bir soğuk savaş yaşandığını göstermektedir. Bu gerginliğin üç temel sütunu vardır:
1.Güney Azerbaycan Korkusu: İran sınırları içinde yaşayan yaklaşık 30 milyonluk Türk nüfusu, Tahran rejiminin en büyük varoluşsal kabusudur; çünkü uyanmış bir Türk bilinci İran'ı içeriden parçalayabilir.
2.Zengezur Koridoru: Azerbaycan’ın Nahçıvan ile Türkiye’yi doğrudan bağlayacak olan bu projeye karşı Tahran yönetimi, "Bölgedeki jeopolitik sınırların değişmesine izin vermeyiz" diyerek sınıra ordu yığmış ve askeri tatbikatlar düzenlemiştir.
3.Hüseyniyyun Örgütü: İran Devrim Muhafızları bünyesinde kurulan ve Azerbaycan içindeki dini kesimleri devlet aleyhine mobilize etmeyi hedefleyen bu yapı, Bakü tarafından terör ve etki ajanlığı faaliyeti olarak tanımlanmıştır. Üstelik Karabağ işgal altındayken İran’ın Ermenistan’a sınır kapılarını açıp lojistik destek sağlaması, Azerbaycan Türklerinin hafızasından silinmemiştir.
Ancak asıl çelişki tam da burada başlamaktadır: Eğer hedefiniz İran’ın istihbarat ajanlarıysa, devletin güvenlik mekanizmaları gider ve o şebekeleri sessizce tasfiye eder. Fakat siz kalkıp bu jeopolitik krizi bahane ederek, inancını yaşamak isteyen masum Müslüman aileleri baskı altına alır ve 10 yaşındaki kız çocuğunun başörtüsünü "İran propagandası" diyerek yasaklarsanız, tam aksine İran’ın ekmeğine yağ sürmüş olursunuz. Devlet ile dindar halkın arasını açmak, Tahran’ın fitne politikalarına zemin hazırlamaktır.
ÇİFTE STANDART: KIPA SERBEST, BAŞÖRTÜSÜ YASAK MI?
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) resmî raporlarına göre, 2016-2020 yılları arasında Azerbaycan’ın ithal ettiği ana silah sistemlerinin %69’u doğrudan İsrail’den temin edilmiştir (Hermes İHA'lar, Harop kamikaze dronlar ve Barak8 hava savunma sistemleri). Buna karşılık, küresel enerji verileri İsrail’in tükettiği ham petrolün yaklaşık %40-50’sinin Azerbaycan devlet şirketi SOCAR tarafından, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı üzerinden Tel Aviv’e ulaştırıldığını göstermektedir.
Gönül başka türlü söylese de ve hatta şiddetle reddetse de: Devletlerin Karabağ gibi bir ölüm-kalım savaşında askeri ve ticari iş birlikleri yapması reel politiğin bir gereği olabilir. Ancak Türk milletinin vicdanını yaralayan çifte standart şuradadır: Azerbaycan’ın Kuzeyindeki Kuba kasabasında yaşayan Museviler, okullarında ve sokaklarında kipalarıyla ve geleneksel kıyafetleriyle hiçbir engelle karşılaşmadan özgürce eğitim almaktadır. Bu, bir devletin vatandaşına tanıması gereken meşru ve evrensel bir haktır. Ama sormak gerekir: Musevi bir çocuğun kipasına gösterilen bu modern tolerans, bu toprakların asıl sahibi olan, Karabağ’da kan döken Müslüman Türk halkının kız evladına gelince neden rafa kalkmaktadır?
TÜRKİYE'NİN 28 ŞUBAT TECRÜBESİ
Türkiye’miz son 20 yılda batı destekli 28 Şubat prangalarını paramparça ederek dünyada oyun kurucu bir güç haline geldi. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Türk Devlet Aklı, dünyaya şu gerçeği ispat etti: Eskiden okula alınmayan başörtülü kızlarımız bugün mühendis oldu; Bayraktar TB2’yi, Akıncı’yı ve Kızılelma’yı tasarladı. Orduda görev aldı, diplomasi masalarında ülkeyi temsil etti. Demek ki modernleşmek ve güçlenmek, köklerinden, dininden ve başörtüsünden utanmak demek değildir; tam aksine, milli ve manevi değerlerine sarılan bir devlet yenilmez olur.
Bugün Bakü’deki bazı seküler ve laikçi çevreler, Türkiye’nin yıllar önce ezip çöpe attığı bu 28 Şubat artıklarını yeniden piyasaya sürerse, bu doğrudan Turan Birliğinin ruhuna saplanmış bir hançer olur. Türk Devletleri Teşkilatı çatısı altında ilmek ilmek örülen "Kızılelma Vizyonu,” sadece doğalgaz boru hatlarıyla veya askeri anlaşmalarla kurulamaz. Bu birlik, inancını, tarihini ve kültürünü birleştiren bir medeniyet yürüyüşüdür.
Kimse yürüttüğü bu baskıcı uygulamayı "başka bir devletin hegemonyasını kırıyoruz" diyerek temize çıkarmaya kalkmasın. Türkiye bu yasakçı zihniyet yüzünden yıllarını kaybetti. Sonunda yasakçılar tarihin çöplüğüne yuvarlandı, milletin ve devletin asıl ruhu ayakta kaldı.
Azerbaycan’ın bağımsızlığının ve Karabağ zaferinin gerçek teminatı ne batının alkışları ne de dış ortaklıklardır; o teminat, okulların kapısından geri çevrilen küçük kızların masum duaları ve şehit analarının gözyaşlarıdır. Devlet kendi evladının inancıyla ve başörtüsüyle savaşmaz; düşmanın oyununu bozarak, kendi evladının hakkını koruyarak devleşir.