Recep Tayyip Erdoğan’a sadakat, teşkilatlara kırgınlık, bitmeyen koltuk savaşları ve büyüyen sessiz öfke…
3 Kasım 2002…
Türk siyasi tarihinin dönüm noktalarından biri.
O gün iktidara gelen AK Parti, yaklaşık çeyrek asırdır Türkiye siyasetinin merkezinde yer alarak Cumhuriyet tarihine damgasını vurdu.
Bu uzun yolculukta büyük zaferler, tarihi kırılmalar, ağır sınavlar ve unutulmayacak mücadeleler yaşandı.
Ancak bugün AK Parti açısından belki de en önemli mesele, muhalefetin ne söylediğinden çok, yıllardır kendisine gönül vermiş seçmenin ne düşündüğü, neye kırıldığı ve neden sessizleştiğidir.
Çünkü bazen bir siyasi partiyi en fazla yıpratan şey rakiplerinin eleştirileri değil, kendi seçmeninin içinde biriktirdiği kırgınlıklardır.
ERDOĞAN İÇİN OY VEREN, ADAYINA İSE GÖNÜL VEREMEYEN SEÇMEN
Yaklaşık çeyrek asırlık iktidar döneminde AK Parti içerisinde çok sayıda güç mücadelesi yaşandı.
İl başkanlıklarından milletvekilliği listelerine, belediye başkanlığı adaylıklarından parti yönetimlerine kadar birçok tercih, zaman zaman teşkilatlarda ve seçmen tabanında ciddi tartışmalara neden oldu.
Öyle dönemler yaşandı ki AK Parti seçmeni, kendi şehrinde görmek istemediği, tanımadığı, hatta temsil kabiliyetine mesafeli yaklaştığı isimlere bile sandıkta destek verdi.
Neden mi?
Çünkü oy verdiği adaydan çok, Recep Tayyip Erdoğan’a inanıyordu.
Adayı benimsemese de liderini yalnız bırakmak istemiyordu.
Ancak her seçim sonrasında aynı sorular gündeme geliyordu:
Neden hep aynı isimler?
Neden milletin istediği değil, belirli çevrelerin tercih ettiği kişiler aday gösteriliyor?
Neden yıllarca emek veren teşkilat mensupları ve bu davaya gönül vermiş insanlar karar mekanizmalarının dışında tutuluyor?
Bu sorular yıllarca soruldu. Kimi zaman teşkilat toplantılarında, kimi zaman sokakta, kimi zaman da partiye gönül vermiş insanların kendi aralarındaki sohbetlerinde…
Fakat seçmenin önemli bir bölümünde oluşan kanaat, bu itirazların yeterince karşılık bulmadığı yönündeydi.
KOLTUKLAR DEĞİŞİYOR, İSİMLER DEĞİŞMİYOR!
AK Parti tabanında yıllardır dile getirilen en önemli rahatsızlıklardan biri de siyasi görevlerin belirli isimler arasında dönüp durması.
Bir bakıyorsunuz, aynı kişi il başkanı…
Ardından milletvekili…
Sonra bakan…
Bir başka dönem belediye başkanı…
Ardından yeniden milletvekili…
Siyasi görevler sona erdiğinde ise bu kez önemli kurumlarda, vakıflarda, kurullarda veya başka yönetim kademelerinde aynı isimlerle karşılaşılıyor.
Elbette siyasette tecrübe önemlidir. Devlet yönetiminde birikim, liyakat ve kurumsal hafıza göz ardı edilemez.
Ancak şu sorunun da sorulması gerekir:
Bu ülkede, bu şehirlerde, bu partide görev yapabilecek başka hiç kimse yok mu?
Milyonlarca üyesi bulunan bir siyasi hareketin insan kaynağı gerçekten bu kadar mı sınırlı?
Yoksa yıllar içerisinde belirli isimlerin etrafında, yeni insanların önünü kapatan ve siyasi makamları kendi arasında paylaşan bir düzen mi oluştu?
Çünkü koltukların sürekli aynı isimler arasında el değiştirmesi, bir süre sonra hizmet anlayışından çok makamların korunması görüntüsünü ortaya çıkarıyor.
Bu görüntü de en fazla, yıllarca karşılık beklemeden mücadele etmiş parti tabanını rahatsız ediyor.
31 MART’TA SEÇMEN SADECE MUHALEFETE OY VERMEDİ, KENDİ PARTİSİNE DE MESAJ VERDİ
31 Mart 2024 yerel seçimleri, AK Parti açısından sıradan bir seçim yenilgisi olarak okunmamalıdır.
Çünkü o sandıklarda yalnızca ekonomik sıkıntıların, hayat pahalılığının veya muhalefetin seçim çalışmalarının etkisi yoktu.
Aday tercihlerine, teşkilat yönetimlerine ve yıllardır değişmeyen siyasi kadrolara yönelik birikmiş rahatsızlıkların etkisi de tartışılmalıdır.
AK Parti, tarihinde ilk kez bir yerel seçimde ülke genelinde ikinci parti konumuna geriledi. Birçok büyükşehir ve belediye yönetimi kaybedildi.
Peki, bu sonuç yalnızca muhalefetin başarısı mıydı?
Yoksa yıllardır Recep Tayyip Erdoğan için istemediği adaylara dahi oy veren seçmenin, artık bazı tercihlere onay vermek istememesinin de bir sonucu muydu?
Bence üzerinde asıl düşünülmesi gereken soru budur.
Çünkü seçmen bazen tepkisini bağırarak değil, sandığa gitmeyerek gösterir.
Bazen de yıllardır desteklediği siyasi hareketin karşısına hiç beklenmedik bir seçim sonucu çıkararak…
31 Mart, yalnızca kaybedilen belediyelerin değil, seçmenle zayıflayan bağların da sorgulanması gereken bir tarih olarak hafızalara kazındı.
EMEKLİ BİN LİRAYI KONUŞURKEN, SİYASETÇİNİN LÜKS HAYATI VİCDANLARI YARALIYOR
Bir tarafta geçim mücadelesi veren milyonlarca emekli…
Diğer tarafta ay sonunu getirmeye çalışan asgari ücretliler, memurlar, esnaf ve dar gelirli vatandaşlar…
Emekliye yapılacak bin liralık, iki bin liralık artışların günlerce tartışıldığı bir ortamda, siyasetin bazı temsilcileriyle ilişkilendirilen lüks yaşam görüntüleri kamuoyunun önüne çıkıyor.
Binlerce dolarlık saatler…
Pahalı tatiller…
Gösterişli sofralar…
Karidesli yemekler…
Vatandaşın mutfağındaki yangın konuşulurken, siyaset çevrelerinden yansıyan bu görüntüler toplumun vicdanında ciddi sorular doğuruyor.
Elbette herkesin özel hayatı ve kazancı kendisine aittir.
Ancak kamu görevi üstlenen insanların yaşam biçimleri de toplumsal sorumluluklarından bağımsız değerlendirilemez.
Millet geçim sıkıntısıyla mücadele ederken, milletin temsilcilerinin gösterişli hayatlarıyla gündeme gelmesi sadece siyasi değil, aynı zamanda vicdani bir meseledir.
Üstelik bundan rahatsız olanlar arasında AK Parti’ye yıllarca destek vermiş insanların bulunması şaşırtıcı değildir.
Çünkü o seçmen, savunduğu siyasi hareketin temsilcilerinden önce tevazu, samimiyet ve milletle aynı sofrada oturabilme anlayışı bekliyor.
ZOR GÜNLERDE GÖĞSÜNÜ SİPER EDEN SEÇMEN, BUGÜN KİME DERDİNİ ANLATACAK?
27 Nisan e-muhtırasından 17-25 Aralık sürecine, 15 Temmuz hain darbe girişiminden diğer siyasi krizlere kadar pek çok zorlu dönemde AK Parti tabanı, Recep Tayyip Erdoğan’ın yanında durdu.
Meydanlara çıktı.
Sandıklara sahip çıktı.
Gerektiğinde kendi hayatını tehlikeye atarak demokrasiye sahip çıktı.
Peki, bugün o seçmenin durumu ne?
Kendi il başkanını tanımayan…
Milletvekilini beş yılda bir kez bile göremeyen…
Belediye başkanına ulaşamayan…
Bir sorun yaşadığında kapısını çalabileceği muhatap bulamayan…
Ama buna rağmen yıllarca AK Parti’yi omuzlarında taşıyan insanların kırgınlığını kim duyuyor?
Bir siyasi hareketin gerçek gücü yalnızca genel merkez binalarında, milletvekili sayısında veya belediye başkanlıklarında değildir.
O hareketin gerçek gücü, sokakta kendisini savunan, sandık başında bekleyen, iyi gününde de kötü gününde de yanında duran insanlardır.
Asıl mesele, o insanların bugün kendilerini ne kadar değerli ve temsil edilmiş hissettiğidir.
FON KRİZİ, KOLTUK TARTIŞMALARI VE BÜYÜYEN GÜVEN SORUNU
Son dönemde gündeme gelen fon tartışmaları da birikmiş rahatsızlıkların üzerine eklenen yeni bir başlık oldu.
Ekonomik sıkıntılarla mücadele eden vatandaşın, siyaset çevreleriyle ilişkilendirilen fon iddialarını sorgulaması son derece doğaldır.
Çünkü güven, siyasetin en önemli sermayesidir.
Ve güvenin zedelendiği yerde yalnızca açıklama yapmak yetmez; toplumu ikna edecek bir hesap verebilirlik anlayışı gerekir.
Yıllardır bazı şehirlerde siyasetin dar kadrolar etrafında döndüğü, kararların sınırlı çevreler tarafından şekillendirildiği yönündeki eleştiriler zaten vardı.
Şimdi bunlara ekonomik sıkıntılar ve fon tartışmaları da eklenince seçmenin zihnindeki sorular daha da büyüyor.
BORÇLU VATANDAŞIN KARŞISINA SİYASETÇİ KİMLİĞİYLE AVUKAT ÇIKARSA…
Gelelim belki de en fazla tartışılması gereken meselelerden birine…
Türkiye’de hayat pahalılığı ve finansman sıkıntıları nedeniyle çok sayıda esnaf ve vatandaş borç yükü altında yaşam mücadelesi veriyor.
İcra dosyaları, haciz işlemleri ve borç tahsilatları toplumun geniş kesimlerinin gündeminde.
Tam da böyle bir ortamda, AK Parti’de geçmişte veya bugün önemli görevler üstlenmiş bazı isimlerin icra avukatlığı faaliyetleri de sorgulanmayı hak ediyor.
Eski ve yeni il başkanları…
İl başkan yardımcıları…
Milletvekilli veya siyasi görevlerde bulunmuş hukukçular…
Elbette avukatlık yasal ve meşru bir meslektir. Siyaset yapmış olmak, bir kişinin mesleğini icra etmesine engel değildir.
Ancak burada tartışılması gereken yalnızca hukuki haklar değil, siyasi sorumluluk ve toplumda oluşan algıdır.
Dün oy istediğiniz, kapısını çaldığınız, desteğini aldığınız esnafın bugün borç nedeniyle karşısına alacaklı vekili olarak çıktığınızda, o vatandaşın ne hissettiğini hiç düşündünüz mü?
Dün aynı siyasi hareketin başarısı için mücadele eden bir vatandaş, bugün ekonomik darboğaz nedeniyle icralık olduğunda karşısında kendi partisinin tanınmış bir yöneticisini görüyorsa, bunun siyasi ve vicdani yansımaları da olacaktır.
Hiçbir avukatın meşru mesleki faaliyetini suçlamak doğru değildir.
Ancak siyasi nüfuz, kamu görevi, mesleki faaliyetler ve vatandaşın adalet duygusu arasındaki hassas çizgi korunmalıdır.
Bu nedenle siyasi görevlerde bulunan isimlerin icra dosyalarındaki vekillikleri, olası çıkar çatışmaları ve kamu gücüyle özel mesleki faaliyetlerin birbirine karışıp karışmadığı somut veriler üzerinden incelenmelidir.
Çünkü mesele yalnızca bir icra dosyası değildir.
Mesele, yıllardır destek verdiği siyasi hareketin temsilcileriyle vatandaş arasında oluşabilecek güven mesafesidir.
2028’E GİDERKEN ASIL TEHLİKE MUHALEFET DEĞİL, KIRGIN SEÇMEN OLABİLİR
AK Parti’nin önünde 2028 genel seçimlerine uzanan önemli bir süreç bulunuyor.
Ekonomi, hayat pahalılığı, emekli maaşları, işsizlik ve alım gücü elbette belirleyici olacak.
Ancak göz ardı edilmemesi gereken başka bir mesele daha var:
AK Parti’nin kendi seçmeniyle kurduğu gönül bağının ne kadar güçlü kaldığı.
Yıllarca aynı isimlerin aynı makamlar arasında dolaşması…
Teşkilatlarda yeni yüzlerin önünün açılmaması…
Aday belirleme süreçlerinde seçmenin sesinin duyulmaması…
Milletvekillerinin ve yerel yöneticilerin vatandaşla arasına mesafe koyması…
Lüks yaşam tartışmaları, fon iddiaları ve siyasi görevlerle mesleki menfaatler arasında oluşabilecek çıkar çatışması algısı…
Bütün bunlar bir araya geldiğinde yalnızca bir seçim stratejisi sorunu değil, ciddi bir temsil ve güven meselesi ortaya çıkıyor.
AK Parti seçmeni yıllarca Recep Tayyip Erdoğan’a duyduğu güven nedeniyle birçok siyasi tercihe itiraz etse de sandıkta desteğini sürdürdü.
Fakat 31 Mart 2024 seçimleri, bu desteğin her şartta ve her aday için devam edeceğinin garanti olmadığını gösterdi.
Şimdi sorulması gereken soru şu:
AK Parti yönetimi, seçim sonucunu yalnızca ekonomik koşullarla mı açıklayacak?
Yoksa yıllardır aynı koltuklarda oturan, seçmenle bağını zayıflatan ve parti tabanının eleştirilerine yeterince kulak vermeyen kadroları da sorgulayacak mı?
Çünkü siyasette seçmenin kızgınlığı bazen geçer.
Ekonomik sıkıntılar zamanla hafifleyebilir.
Kaybedilen bir belediye sonraki seçimde yeniden kazanılabilir.
Ama seçmenin gönlünde oluşan kırgınlık giderilmezse, kaybedilen güveni geri kazanmak çok daha zor olabilir.
Ve belki de bugün AK Parti açısından en önemli gerçek şudur:
Recep Tayyip Erdoğan’a duyduğu bağlılık nedeniyle yıllarca sustuğu düşünülen seçmen, aslında susmadı.
Konuştu, uyardı, sitem etti.
Yeterince duyulmadığını düşündüğünde ise mesajını sandıkta verdi.
2028’e giderken asıl soru, o mesajın doğru okunup okunmadığıdır.
Çünkü bir siyasi partinin en büyük kaybı, rakibine oy veren seçmen değildir.
En büyük kayıp, yıllarca kendisine inanan, her zor gününde yanında duran, fakat artık sesinin duyulmadığına inanan seçmendir.
Ve unutulmamalıdır ki…
Bir partiyi iktidara taşıyan milletin iradesidir. O iktidarın geleceğini belirleyecek olan da yine aynı iradedir.
Paylaş