Paylaş

Büyük Hizmetlerin Gölgesinde Ağır Sınav: Bürokratik Hatalardan Hakkaniyete

Ankara’nın koridorlarında hazırlanan raporlar, hukuk metinleri ve teknik savunmalar bir yere kadar işe yarar. Fakat vatandaşın parasına dokunduğunuz anda bütün

Ankara’nın koridorlarında hazırlanan raporlar, hukuk metinleri ve teknik savunmalar bir yere kadar işe yarar. Fakat vatandaşın parasına dokunduğunuz anda bütün o bürokratik cümleler anlamını yitirir.

Çünkü devlet, kâğıt üzerinde değil, vatandaşın hayatında vardır.

Sofrasına koyacağı ekmeği hesaplayan, çocuğunun eğitim masrafını düşünen, yıllarca biriktirdiği parasını güvenli olduğunu düşünerek finansal sisteme emanet eden vatandaş için “mevzuat”, “teknik süreç” ve “piyasa riski” tek başına cevap değildir.

Onun sorusu çok daha basittir:

Param nerede? Hakkım ne olacak? Sorumlu kim?

İşte bugün sermaye piyasalarında yaşanan fon krizi, tam da bu üç sorunun etrafında düğümlenmektedir.

SPK’nın 17 Eylül 2026 tarihli kararları kapsamında yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye sürecine alınması ve bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcının bulunması, meselenin neden sıradan bir piyasa dalgalanması olarak görülemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. (Bloomberght)

Bu insanların tamamı finans uzmanı değildir.

Çoğu, piyasaların karanlık koridorlarını bilmek zorunda da değildir.

Vatandaşın devletten beklediği şey zaten budur: Karmaşık sistemlerin içinde hakkını koruyacak güçlü bir denetim mekanizması.

Dolayısıyla bugün yapılması gereken, vatandaşın karşısına çıkıp mevzuat maddelerini okumak değil; sistemin nerede aksadığını açıkça ortaya koymaktır.

Sorumluluk makamının mazereti olmaz

“Borsada risk vardır.”

Elbette vardır.

“Fonlarda getiri garantisi yoktur.”

Bu da doğrudur.

Fakat bu iki doğru, denetim sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Eğer bir sistemde yüz binlerce vatandaşın birikimi aynı anda ciddi bir tasfiye sürecinin içine giriyorsa, artık yalnızca yatırımcının risk iştahından söz edemezsiniz.

Denetim mekanizmasını da masaya koymak zorundasınız.

Üstelik soruşturmaların genişlediği bir dönemde, kamuoyunun beklediği şey daha fazla sis değil, daha fazla şeffaflıktır. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 30 Eylül’de yaptığı açıklamaya göre soruşturmanın beşinci dalgasında 34 şüpheli hakkında arama, el koyma ve gözaltı kararı verildi. (Anadolu Ajansı)

Bu tablo bize bir şeyi söylüyor:

Mesele artık yalnızca bir fon tasfiyesi meselesi değildir.

Mesele, sermaye piyasalarına duyulan güvenin yeniden nasıl tesis edileceği meselesidir.

Devletin itibarı, bürokrasinin hatasına teslim edilemez

Devlet yönetiminde en tehlikeli hata, yapılan büyük hizmetlerin büyüklüğüne güvenerek küçük görünen denetim zaaflarını önemsiz sanmaktır.

Oysa devlet yönetiminde bazen milyonlarca insanın gözünde güveni sarsan şey devasa bir hata değil, küçük görülen bir ihmalin vatandaşa çıkardığı büyük faturadır.

Yıllarca yapılan yollar, hastaneler, altyapı yatırımları, reformlar ve kamu hizmetleri elbette ülkenin hafızasında yer eder.

Fakat vatandaşın cebindeki para da devlet-vatandaş ilişkisinin en somut sınavıdır.

Bir vatandaşın “Devlet benim paramı koruyamadı” düşüncesine kapılması, herhangi bir iletişim kampanyasıyla kolayca giderilebilecek bir algı problemi değildir.

Bu nedenle yapılması gereken savunmaya geçmek değil, hesap vermektir.

Kim denetledi?

Kim imza attı?

Hangi mekanizma çalışmadı?

Hangi uyarı dikkate alınmadı?

Hangi işlem neden gerçekleşti?

Kim bundan kazanç sağladı?

Ve en önemlisi:

Aynı şey yarın yeniden yaşanmasın diye hangi sistem değiştirilecek?

Bu soruların her birine açık cevap verilmeden güvenin yeniden kurulması mümkün değildir.

Soruşturma varsa, sonuna kadar gidilmelidir

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da 24 Eylül’de yaptığı açıklamada, sermaye piyasalarının sınırlı bir alanında ortaya çıkan soruna ilişkin soruşturmanın kapsamlı biçimde yürütüldüğünü ve sorumluluğu bulunanların hukuk önünde hesap vereceğini söyledi. Ayrıca benzer sorunların yaşanmaması için hukuki ve idari düzenlemelerin hayata geçirilmesinin gerekliliğine işaret etti. (Anadolu Ajansı)

Şimdi mesele bu sözlerin gereğinin nasıl yerine getirileceğidir.

Çünkü hukuk, yalnızca suçlanan kişinin cezalandırılması değildir.

Hukuk aynı zamanda sistemin neden o noktaya kadar geldiğinin araştırılmasıdır.

Birileri suç işlemişse elbette soruşturulmalıdır.

Fakat soruşturmanın sonunda yalnızca birkaç kişinin adı açıklanıp dosya kapatılacaksa, asıl soruna dokunulmamış demektir.

Vatandaşın görmek istediği şey budur:

Para nereye gitti?

Denetim neden çalışmadı?

Kim neyi biliyordu?

Hangi karar hangi tarihte alındı?

Kamu kurumları ne zaman haberdar oldu?

Ve varsa haksız kazançların hukuki süreç sonunda nasıl geri alınacağı…

Bunlar cevapsız kaldığı sürece kamuoyunun zihnindeki soru işaretleri büyür.

“Fitne” söylemi, vatandaşın hakkının önüne geçirilmemeli

Tam da burada siyasetin çok hassas bir çizgiyi koruması gerekir.

Vatandaşın adalet talebini dile getirmesini otomatik olarak siyasi provokasyon, manipülasyon veya “dış güçlerin operasyonu” olarak nitelemek, gerçek mağduriyetleri görünmez hale getirme riski taşır.

Elbette piyasalarda manipülasyon ihtimali araştırılmalıdır.

Elbette organize suç iddiaları soruşturulmalıdır.

Elbette ekonomik güveni hedef alan kasıtlı girişimler varsa bunların üzerine hukuk içinde gidilmelidir.

Ama vatandaşın hakkını araması başka şeydir; suç teşkil eden bir organizasyon başka şey.

Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir.

Çünkü adalet talep eden vatandaşı susturmak değil, onun neden adalet talep etmek zorunda kaldığını ortadan kaldırmak devletin görevidir.

Sokağın huzuru da böyle sağlanır.

Asıl temizlik, soruşturma bittikten sonra başlayacak

Bugün gözaltılar ve tutuklamalar konuşuluyor.

Yarın mahkeme süreçleri konuşulacak.

Fakat asıl sınav bunlardan sonra başlayacak.

Çünkü mesele birkaç kişinin cezalandırılmasıyla bitmez.

Sermaye piyasalarında denetim zinciri baştan aşağı incelenmelidir.

Fonların değerleme süreçleri…

Portföy yönetim şirketlerinin risk yönetimi…

Fonların hangi varlıklara hangi koşullarda yatırım yaptığı…

İlişkili taraf işlemleri…

Likidite yönetimi…

Temerrüt mekanizmaları…

Denetim kurumlarının erken uyarı kapasitesi…

Bunların tamamı yeniden masaya yatırılmalıdır.

Ve eğer sistemde bir boşluk varsa, o boşluk kişilere göre değil kurallara göre kapatılmalıdır.

Çünkü güçlü devlet, yalnızca suçluyu yakalayan devlet değildir.

Suçun aynı yöntemle yeniden işlenmesini imkânsızlaştıran devlettir.

Vatandaşın parasını bekletmek, güveni de bekletmektir

Fon tasfiyelerinde yüz binlerce yatırımcının bulunması, meselenin sosyal boyutunu da büyütüyor. SPK’nın açıkladığı 455.758 tekil yatırımcı rakamı, bu nedenle yalnızca finansal bir istatistik değildir. (Türkiye Gazetesi)

Her rakamın arkasında bir aile vardır.

Bir emekli vardır.

Bir esnaf vardır.

Bir çalışan vardır.

Bir çocuğunun geleceği için para biriktiren anne-baba vardır.

Devlet mekanizmasının bunu görmesi gerekir.

Finansal sistemin dili rakamlardan oluşabilir.

Ama devletin dili adalet olmalıdır.

Bu nedenle mağduriyetlerin giderilmesi konusunda hızlı, şeffaf ve hukuka uygun mekanizmalar kurulması; hangi yatırımcının hangi koşullarda ne zaman ödeme alacağının açık biçimde anlatılması gerekir.

Kamuoyunda 1 milyon liranın altındaki birikimlere yönelik hızlı ödeme planı da tartışılırken, bu tür bir mekanizmanın kapsamı, hukuki dayanağı ve uygulama yöntemi açıkça ortaya konulmalıdır. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre bu konuda çalışmalar yürütülüyor; ancak kapsam ve kaç yatırımcıyı kapsayacağına ilişkin ayrıntılar henüz bütünüyle netleşmiş değil. (Endeks24)

Devletin itibarı, hatayı inkâr ederek değil, hatayı düzelterek korunur

Burada yapılması gereken iktidarı yıpratmak da değildir.

Tam tersine…

Büyük hizmetlerin siyasi ve toplumsal itibarını korumanın yolu, küçük görülen hataların üzerini örtmekten değil, onları açıkça temizlemekten geçer.

Bir kurum hata yaptıysa düzeltilmelidir.

Bir yönetici ihmalkâr davrandıysa hesabı sorulmalıdır.

Bir denetim mekanizması çalışmadıysa değiştirilmelidir.

Birileri gerçekten haksız kazanç elde ettiyse hukuk çerçevesinde bunun hesabı sorulmalıdır.

Ama bütün bunlar yapılırken masumiyet karinesi ve yargı süreci de korunmalıdır.

Çünkü adaletin gücü, öfkenin gücünden gelir gibi görünse de aslında tam tersidir:

Adalet, öfkeye rağmen hukuk içinde yürüyebildiği ölçüde güçlüdür.

Son söz: Devlet güçlü görünmek değil, güçlü olmak zorundadır

Bugün Ankara’nın vereceği en önemli mesaj yeni bir slogan değil, yeni bir güven standardı olmalıdır.

Vatandaş parasını yatırdığında ne olacağını bilmeli.

Bir fon yöneticisi görevini kötüye kullandığında sistem bunu erken yakalayabilmeli.

Bir bürokrat görevini ihmal ettiğinde makamı onu korumamalı.

Bir sermaye sahibi nüfuzunu kullanarak kuralları aşmaya kalktığında karşısında gerçekten bağımsız bir denetim bulmalı.

Ve vatandaşın hakkı söz konusu olduğunda hiçbir makam, hiçbir unvan, hiçbir bağlantı hukukun önüne geçememeli.

Çünkü devletin kudreti, vatandaşa sert konuşmasında değil; vatandaşın hakkını gerçekten koruyabilmesindedir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey daha yüksek sesle konuşmak değil, daha yüksek standart koymaktır.

Daha fazla propaganda değil, daha fazla şeffaflıktır.

Daha fazla mazeret değil, daha fazla hesap verebilirliktir.

Ve nihayet…

Büyük hizmetlerin gölgesinde küçük ihmallerin büyümesine izin verilmemelidir.

Şeyh Edebali’ye atfedilen o meşhur sözün özü de burada yatıyor:

İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.

Bugünün Ankara’sında bunun karşılığı ise son derece nettir:

Vatandaşın hakkını koru ki devlete güven yaşasın

Yorum Yap

* Güvenlik gereği ip adresiniz saklanmaktadır. 3. şahıslara kesinlikle paylaşılmamaktadır.